Peki Ama Bir Sosyalist Bunu Yapabilir Mi?


Bir ressam düşünün. Önce başkentinin gri duvarlarını renklendiriyor, peşinden on üç yılı aşkın süredir ülkesini yönetiyor. Kendisine sosyalist diyor. Erdoğan'la "kardeşçe" bir ilişki kuruyor, Meloni'yle göçmenler için protokol imzalıyor, bir yandan da ülkesini Avrupa Birliği'ne taşımaktan söz ediyor. Sonra bir sabah Tiran'da öğrenciler sokağa çıkıp aynı adama "istifa" diyorlar. Bu adam Arnavutluk Başbakanı Edi Rama. Onun hikâyesi bir siyasetçinin yükselişinden fazlası. İdeolojinin yerini pragmatizmin aldığı, her şeyin "ülkenin çıkarı" diye yeniden tanımlandığı bir dönemin de hikâyesi.
Ressamdan belediye başkanına
Rama, Tiran Sanat Akademisi'nde hocalık yapan bir ressam ve heykeltıraşken 2000'de Tiran Belediye Başkanı seçildiğinde şehir bakımsız, kaotik ve griydi. Rama'nın ilk işlerinden biri binaların cephelerini renkli boyalarla boyatmak oldu. Kulağa çocukça gelen bu fikir şehrin havasını değiştirdi. Parklar açıldı, meydanlar düzenlendi, Tiran'ın dışarıdan gelen ziyaretçilere gösterilebilir bir yüzü oldu.
Yine de güzel cephelerin arkasında imar tartışmaları, kentsel rant ve yıkım eleştirileri vardı. Bir şehrin güzelleşmesi, yönetimin her açıdan başarılı olduğu anlamına elbette gelmiyor. Rama'nın belediyecilik dönemi de bu ikilemin ilk örneğiydi.
2013: Eski düzeni temizleme vaadi
Arnavutluk'un yakın tarihine bakmak, Rama'nın vaatlerini anlamak için de şart. 1990'larda banker dolandırıcılığı ülkeyi kaosa sürüklemiş, ardından gelen yıllarda birbirini izleyen yönetimler yolsuzluk skandallarıyla anılmıştı. Halk, siyasetçilerden ve kurumlardan kuşkuluydu. Rama, 2013 seçim kampanyasında yolsuzlukla ve organize suçla mücadele, yargının bağımsızlaştırılması ve Avrupa Birliği'ne tam üyelik sözü verdi. Enerjik, medya dostu, dışa dönük ve "eskiyi temizleyecek" bir lider imajı çizdi. Bu imaj, hem kentli gençler hem de Avrupa perspektifine umut bağlayan kesimler için cazipti. Seçmen Avrupa kapısının aralanacağına inandı ve Rama'yı başbakan yaptı.
Bugün bu inancın tamamen yok olmadığını söylemek mümkün. Seçmen hâlâ Avrupa'nın Arnavutluk için tek gerçekçi çıkış yolu olduğunu düşünüyor. Rama'nın gücü de büyük ölçüde buradan geliyor.
Neler başardı, neden alkışlandı?
Rama'nın en çok alkışlandığı dönem yargı reformuydu. "Vetting" adı verilen kapsamlı denetim sürecinde hâkim ve savcılar mal varlıkları ve mesleki geçmişleri üzerinden incelendi, bir kısmı görevden uzaklaştırıldı. Uluslararası kurumlar bu süreci Arnavutluk'un en önemli reformlarından biri olarak değerlendirdi. Ama yargının bağımsızlığına dair tartışmalar bugün de sürüyor. Denetimi yapanları kimin denetleyeceği sorusu ise hâlâ açık.
Ekonomide turizm ve yabancı yatırım öne çıktı. Adriyatik ve İyon kıyılarındaki koylar, yeni oteller ve iş fırsatları Arnavutluk'u Avrupalı turistler için cazip hale getirdi. Büyüme rakamları bölgenin üst sıralarında. Ancak kıyı şeridindeki baskı ve konut fiyatlarındaki artış, bu büyümenin kimlere yaradığı sorusunu gündeme getiriyor.
Rama'yı savunanlar bu başarıları ülkenin Avrupa'ya yaklaşmasının kanıtı olarak gösteriyor. Eleştirenler ise yargı reformunun siyasi bir araç olarak kullanıldığını, rantın çevre pahasına büyüdüğünü ve yolsuzluk iddialarının hâlâ ortadan kalkmadığını söylüyor. İki görüş de kısmen doğru olabilir.
Erdoğan ile "kardeşlik"
Rama'nın dış politikasında en dikkat çekici ilişki Türkiye ile. Rama, Erdoğan ile ilişkisini "kardeşçe" olarak tanımlıyor. İki ülke bir Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi kurdu ve savunma sanayi alanında iş birliğini derinleştirmeye karar verdi. Rama, birkaç yıl önce Erdoğan'ın "Türkiye'yi çok değiştirdiğini" söyleyerek takdirini açıkça dile getirmişti. Bu yakınlığın gerilimli bir yanı da var. Erdoğan, FETÖ olarak adlandırdığı yapılanmanın iki ülke ilişkilerini zehirlemesine izin vermeyeceğini defalarca vurguladı. Arnavutluk'taki eğitim ve sağlık kurumları, bu konunun tartışıldığı başlıklardan biri oldu.
Bu yılın başında Rama, NATO Zirvesi için Ankara'daydı ve Erdoğan'la görüştü. Erdoğan, Rama'yı Kasım 2026'da Antalya'da düzenlenecek COP31 Liderler Zirvesi'ne davet etti. Yani iki liderin ilişkisi bugün de sıcak.

Burada sosyalist kimliğin tuhaflığı ortaya çıkıyor. Bir sol lider, muhalefetin baskı gördüğü ve basının sınırlandığı bir ülkenin liderine "kardeş" diyor. Aynı lider, Avrupa'nın demokratik değerlerinden söz ederken bu iki tutumu nasıl bağdaştırdığını açıklamak zorunda. Rama bu soruya genellikle pragmatizmle cevap veriyor: Türkiye komşu ve stratejik bir ülke, ilişkiyi bozmak Arnavutluk'un çıkarına değil.
Meloni ile göç protokolü
Rama'nın Roma ile ilişkisi ise daha somut bir sorunun etrafında dönüyor. Kasım 2023'te Giorgia Meloni ile imzalanan protokol kapsamında İtalya, Arnavutluk'ta Shëngjin ve Gjadër'de iki merkez kurdu. Akdeniz'de yakalanan sığınmacıların bu merkezlere gönderilip İtalya'daki sığınma işlemlerinin burada yürütülmesi planlandı. Rama bu anlaşmayı, 1991'de Arnavutlara kapısını açan İtalya'ya karşılık bir jest olarak sundu.
Ancak plan baştan beri hukuki engellerle karşılaştı. İtalyan mahkemeleri uygulamayı defalarca durdurdu, Avrupa Adalet Divanı da Meloni hükümetinin "güvenli ülkeler" listesini sorguladı. Merkezler uzun süre neredeyse boş kaldı. Meloni, yargının bu projeyi engellediğini söyleyip yargı reformu tartışmasını bu konu üzerinden büyüttü. Mayıs 2026'da Rama, protokolün "İtalya istediği sürece" yürürlükte kalacağını açıkladı ve Meloni, sosyal medyada kısa bir "Teşekkürler, Edi" mesajıyla karşılık verdi.

Rama için bu ortaklık Avrupa siyasetinde ağırlık kazanmanın bir yoluydu. Meloni ise Ceuta'daki krizin ardından Arnavutluk modelini tüm Avrupa Birliği için bir örnek olarak önerdi. İnsan hakları örgütleri ise bu modelin tehlikeli bir emsal olduğunu söylüyor. Yani Rama kendi küçük ülkesini, Avrupa'nın göç politikasının deneme alanına dönüştürmüş durumda.
Kıyılar, kardeşlik ve bir isim: Kushner
Rama'nın ekonomik modelinin tartışmalı yanlarından biri de yabancı yatırımcılara açılan kıyı projeleri. ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı Jared Kushner'in adının, Arnavutluk'un güney kıyısında planlanan turizm projeleriyle anıldığı tartışmalar oldu. Bu projelere yönelik itirazlar çevreye, şeffaflığa ve kamu yararına dayanıyordu. Bu tartışma, Rama'nın temel sorusunu tekrar gündeme getiriyor: Yabancı yatırım çekmek önemli, ama kazancın kime gittiği ve maliyetin kimler tarafından ödendiği ne kadar açık?
Yolsuzluk iddiaları ve Balluku
Rama'nın dördüncü başbakanlık döneminde en ciddi sınavlardan biri yolsuzluk iddiaları oldu. Başbakan yardımcısı Belinda Balluku, sürmekte olan bir yolsuzluk soruşturmasına rağmen Şubat 2026'da yapılan kabine değişikliğiyle görevden alındı. Balluku hakkında yürütülen soruşturma, Arnavutluk'ta hükümetin hesap verebilirliği konusunda tartışmayı yeniden alevlendirdi. Bu iddialar henüz mahkemede kesinleşmiş bir sonuca bağlanmadı. Ama soruşturmanın seyri, yolsuzlukla mücadele vaadinin ne kadar inandırıcı olduğunu sorgulatıyor.
Protestolar: Önce muhalefet, sonra öğrenciler
Rama'nın karşılaştığı sokak hareketleri iki dalgada ilerledi. Birincisi, Kasım 2025'ten Mayıs 2026'ya uzanan muhalefet protestoları. Demokratik Parti'nin öncülük ettiği bu gösterilerin talepleri, Rama'nın istifası, erken seçim ve teknokratik bir hükümetti. Hükümet düşmedi, protestolar da siyasi bir değişiklik yaratmadı. İkincisi, Ekim 2026'da patlak veren öğrenci protestoları. Üniversitelerdeki koşulların iyileştirilmesi, eğitim ücretlerinin düşürülmesi ve devletin eğitime daha fazla yatırım yapması talepleriyle başlayan gösteriler, yolsuzluk ve hayat pahalılığına tepkiyle birleşti. Tiran'da bir polis karakoluna molotof kokteyli atıldı, 14 polis yaralandı, kamu binaları hedef alındı. Polis de tazyikli su, göz yaşartıcı gaz ve plastik mermi kullandı.
Rama'nın tepkisi iki yönlü oldu. Bir yandan "koşulsuz diyalog" çağrısı yaptı. Başbakanlık binasının önüne sandalyeler yerleştirildi ve protestoculara masaya oturmaları teklif edildi. Öğrenciler ise bu sandalyeleri devirdi, üzerinde "diyalog" yazılı kâğıtları yırttı. Öte yandan Rama, protestoların "hibrit savaş" tarafından körüklendiğini, "yabancı bir elin" işin içinde olduğunu ve İran'ın dezenformasyon yaptığını öne sürdü. Gösterileri "ücretli" gruplar olarak niteleyen açıklamalar yaptı.
Protesto hakkı ile şiddet arasındaki çizgi elbette önemli. Bir polis karakoluna saldırmak protesto değil, suçtur. Ama bir hükümetin, öğrencilerin taleplerini dış güçlere bağlaması da onları dinlemekten kaçmak anlamına geliyor. Rama'nın New York'ta BM Genel Kurulu sırasında protestocular tarafından "hırsız" ve "mafya" sloganlarıyla karşılanması ve yumurta atılması bu gerilimin uluslararası bir yansıması. Rama'nın bu gruplara "histerik korkaklar" diye yanıt vermesi, liderin toplumla bağının ne kadar zayıfladığını gösteriyor.
Peki ama bir sosyalist bunu yapabilir mi?
Asıl soruya dönelim. Bir sosyalist, Erdoğan'la kardeşlik kurabilir mi? Meloni'yle göçmenleri dışarıya taşıyan bir protokol imzalayabilir mi? Öğrencilerin üzerine polis gönderip ardından onlara diyalog çağrısı yapabilir mi?
Rama'nın kendi cevabı büyük ihtimalle şöyle olurdu: "Ben ideolojik bir sosyalist değil, pragmatistim. Ülkemin Avrupa'ya girmesi için her kapıyı açarım." Bu tutarlı bir savunma gibi görünebilir. Ama sorun şurada: Pragmatizm, her tercihi haklı çıkaran bir kelime olamaz. Kapının açılması bir hedef, ama o kapıdan geçmek için ülkenin içinde de hesap verebilirlik ve adalet gerekiyor.
Rama'yı sosyalist yapan şey partisinin adı ve tarihsel mirası. Eski komünist rejimin varisi olan bir partinin lideri olmanın yükünü taşıyor. Pragmatik yapan ise iktidarda kalmak için kurduğu ilişkiler. Bu iki kimlik arasındaki gerilimi çözmek yalnızca Rama'nın değil, ona oy verenlerin de sorunu.



Yorumlar